SEVGİ
VE RAHMET PEYGAMBERİ HZ. MUHAMMED (S.A.V.)
İnsanların yeryüzünde
mutlu ve huzurlu yaşayabilmeleri için, öncelikle birbirleri ile ilişkilerini
sağlıklı bir zemine oturtmaları gerekir. Bunun için de, birbirlerini sevmeleri,
aralarındaki diyalogu kesmemeleri, aksine dostluğun devamını sağlayıcı
tedbirleri almaları, düşmanlığa sebep olabilecek tutum ve davranışlardan da
kaçınmaları gerekir. İnsan ilişkileri açısından Hz. Peygamber’in kendi
yaşantısı ve diğer insanlara yaptığı tavsiyeler dikkatle takip edildiğinde,
kendisinin her zaman olumlu davranışlar ile örnek olduğu ve insanın, hem kendi
iç dünyasındaki duygu ve isteklerini, hem de kendisi ile diğer insanlar
arasındaki menfaat ilişkilerini, çatışmaya dönüşmeden ve haksızlığa da kapı açmadan
çözmeye yönelik tedbirleri tavsiye ettiği görülür.
Bu açıdan Hz. Peygamber’in dünyaya
geldiği Mekke toplumuna baktığımızda, insanları birbirlerine yaklaştıran sevgi
ve saygı gibi güzel duyguların yerini kin, düşmanlık ve nefretin aldığını, hak
ve adalet gibi toplumun huzurunu sağlamada önemli olan ilkelerin ortadan
kalktığını görüyoruz. İnsanlar kendilerini bu karanlıktan ve ahlaki çöküntüden
kurtaracak bir peygamber bekliyorlardı. Herkes bu kutlu peygamberin kendi
kavimlerinden geleceğini iddia ediyorlar, hatta bu yüzden aralarında
tartışmalar bile çıkıyordu. Neticede Miladi 571 yılının Rebiülevvel ayının on
ikisinde Abdulmuttalib’in evi nurla dolmuştu. İşte bu nur, insanlığa rahmet
olarak gönderilen sevgi ve rahmet peygamberi Hz. Muhammed (sav)’den başkası
değildi. Onun doğumuyla karanlık perdesi bir daha hiç kapanmamak üzere
açılmıştı.
Henüz daha doğmadan önce babasını ve
çocuk denecek yaşta da annesini kaybeden Hz. Peygamber’i bizzat Allah terbiye
edip yetiştirmiştir. Allah-u Teala bir ayetinde onun büyük bir ahlaka sahip
olduğunu belirtmektedir [1]. O, yiğitlik,
insanlarla iyi geçinmek, emanete riayet etmek, sözünde durmak, kötülük
yapmamak, her şeye sevgi ve merhamet duygularıyla yaklaşmak, güvenilir olmak
gibi birçok üstün ahlaki özelliklere sahip mükemmel bir insandı. Toplumun
huzuru ve mutluluğu, toplumu oluşturan insanların birbirlerine sevgi, saygı ve
hoşgörüyle bakmaları ile ancak mümkün olur. İşte hem bu nedenden, hem de,
‘insan insanın kurdudur’ mantığının hâkim olduğu maddeyi ön plana çıkaran
yaşadığımız bu dünyanın bugün belki her şeyden daha fazla sevgi ve merhamete
ihtiyacı olmasından dolayı bu yazıda Hz. Peygamber’in sevgi yönüne vurgu
yapacağım.
İslam düşüncesine göre her şey sevgiden
doğmuş, sevgi ile var olmuş ve sevgi ile varlığını devam ettirmektedir. Bütün
varlıkların içinde biri vardır ki O, sevgililerin en sevimlisi, merhametlilerin
en merhametlisidir. Elbette bu özelliklere sahip olan kişi son peygamber Hz.
Muhammed (sav)’den başkası değildir. Bu durumu Allah-u Teala bir ayetinde “(Ey Muhammed) biz seni ancak âlemlere
rahmet olarak gönderdik” [2] buyurarak ortaya koymaktadır. Ayrıca peygamberimiz
de bir hadislerinde “ben âlemlere rahmet
olarak gönderildim, lanet isteyici olarak değil” [3] diyerek aynı noktaya işaret etmektedir.
Bu ve başka ayet ve hadislerde
belirtildiği üzere âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Hz. Muhammed (sav),
müminler için rahmet olduğu gibi münafıklar için de rahmetti. Münafıklar onun
engin hoşgörüsü yüzünden dünyada ceza görmemişlerdir. Peygamberimiz kimlerin
münafık olduğunu bildiği halde onları açığa çıkarmamıştır. Onlara herhangi bir
baskı ve olumsuz anlamda bir ayrıcılık uygulanmadığı gibi, Müslümanların
yararlandığı haklardan da yararlanmışlardır.
Ayrıca kâfirler de sevgi ve rahmet
peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in rahmetinden yararlanmışlardır. Allah-u Teâlâ
daha önceki milletleri, küfür ve isyanları dolayısıyla toptan cezalandırdığı
halde, Allah Resulü gönderildikten sonraki dönemde herhangi bir milleti veya
topluluğu bu şekilde bir cezayla cezalandırmamıştır, helak etmemiştir. Böylece kâfirler, Hz. Peygamber dolayısıyla,
toptan helak olma azabından kurtulmuşlardır. Bu da onlar için dünyada büyük bir
rahmettir.
Peygamberimiz Allah’ın en çok sevdiğiydi
ve Allah’ı en çok sevendi. İşte bu özellik peygamberimizin belki en önemli ama
en çok görmezlikten gelinen ahlaki yönüdür. O bir sevgi pınarıdır, sevgi
kaynağıdır. Söz ve davranışlarında sevgi konusuna oldukça fazla önem vermiştir.
İnsanların birbirlerini sevmelerinin gerçek mümin olmalarının ve Cennet’e
girmelerinin şartı olduğunu belirtmek suretiyle sevginin ne kadar önemli bir
özellik olduğunu ortaya koymuştur.
Bu noktada Hz. Peygamberin sevgisine
yön verenin, bu sevginin çokluğuna ve azlığına etki edenin Allah rızası olduğu
da unutulmamalıdır. Yoksa O insanları sahip olduğu makam, mevki ve servete göre
sevmezdi. Dolayısıyla O’nun için insanın zengin, fakir, siyah, beyaz, köle veya
kabile reisi olmasının hiçbir önemi yoktu. Ayrıca O’nda, sahibinin iradesini
elinden alan, insanı kontrolsüz hale getiren, boş boş dolaştıran, ölçüsüz
sözler söyleten bir sevgiyi göremediğimiz gibi, adalet ölçülerini çiğnettiren
bir nefreti de göremeyiz.
Ancak biz Hz. Peygamberin sevgisini tam
anlamıyla kavrayamayız. Çünkü O, Taif’de uğradığı ağır hakaretlerden sonra
yanına gelerek eğer isterse, o insanların üzerlerine dağları yıkabileceğini
söyleyen Cebrail (as)’a yaşlı gözlerle:
“Hayır. Ben bunu istemem. Bunun yerine, Allah onların soyundan sadece Allah’a
ibadet eden ve O’na hiçbir şey ortak koşmayan bir nesil çıkarabilir. Ben onu
isterim Rabbimden” demişti. Yine Hz. Peygamber, Uhut savaşında birçok
saldırıya uğraması, dişi kırılması, yüzünün kanlar içinde kalması üzerine
kendisine müşriklere beddua etmesi hatırlatılınca: “Ben lanetçi olarak gönderilmedim. Davetçi ve rahmet müjdecisi olarak
gönderildim” cevabını vermiş ve: “Ya
Rabbi! Bu insanları affet, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” diye
dua etmişti.
Rasulullah Efendimiz sevgi konusunda
Müslümanlara emrettiklerini bizzat kendi hayatında ortaya koymuştur. O
müminlere; “Sizden biri kendisi için
sevdiği ve arzu ettiğini mümin kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek
mümin olamaz” [4] buyurmuştur.
Hayatın her anında, her meslek ve mevkideki insan için vazgeçilmesi doğru
olmayan, ama en çok ihmal edilen bu ahlaki prensip, birlik ve beraberlik
içerisinde kardeşçe yaşamanın, karşılıklı sevgi ve merhamete dayalı mutlu ve
huzurlu bir toplum oluşturmanın yolunu göstermektedir.
Sonuç olarak söylemek gerekirse rahmet
ve sevgi peygamberi Hz. Muhammed (sav), insanlar kendisine zulmettiği, üzerine
pislikler attığı, yollarına dikenler döktüğü, alay edip dalga geçtiği, öz
yurdundan çıkardığı, dişini kırdığı ve o mübarek kanını akıttığı halde bile
hiçbir insanın kötülüğünü istememiştir. Acaba bu gün hangi insan aynı davranışı
gösterebilir? Bırakın aynısını, çok azına tahammül gösterebilir? Dolayısıyla
her türlü zulüm, hakaret ve işkencelere rağmen insanlara olan merhameti,
şefkati ve sevgisi eksilmeyen Hz. Muhammed (sav) bir sevgi peygamberidir. Bizim
bu gün O’ndan almamız gereken en önemli ahlaki özelliklerden birisi
peygamberimizin bu yönü olmaktadır.
Sevgi peygamberdir ve sevgi onunla
sevmek ve onu sevgi muallimi bilmektir. Her kapı kapanabilir, ama sevgi kapısı
kapanmamalıdır. Her gün onun sevgisiyle başlamalı ve onun sevgisiyle
bitmelidir. Onu seven neyi sevmez ki! Dinimiz sevgi, imanımız sevgi, korkumuz
sevgidir. Kısacası her şeyimiz sevgi olmalıdır. Çünkü o yüce peygamber şöyle
söylemektedir: “İman etmedikçe Cennet’e
giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman
birbirinizi seveceğiniz şeyi size söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayın.” [5] Dolayısıyla selam sevgi sarayının anahtarıdır.
Selam sevginin tohumudur. Selam, cennetin ilk adımıdır.
Selam olsun sevene, sevmeyi bilene,
sevgiyi üretene ve sevgi peygamberine.
Doç. Dr. Hüseyin KARAMAN
Rize Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi
Öğretim Üyesi