BÜLENT ŞİRİN
Transferler iyi de…
Trabzonspor tarihinin en hızlı transfer dönemini
yaşarken bir yandan da endişeyle karışık eleştiriler yükselmeye başladı. Bu
transferlerin elbet bir bedeli vardı ve kulüp bu bedelin altından kalkabilecek
miydi? Kalkamazsa ne olacaktı? Trabzonspor batar mıydı acaba?
Bugüne kadar büyük takımlar düzeyinde pek çok defalar “borç batağında, battı,
batıyor, batacak…” gibi laflar işittik, hâttâ
bazen bizzat kulüp yöneticilerinin ağzından. Ancak gel gelelim ne batan var ne
de çıkan… Hiç öyle bir duruma şahit olmadık. Ya bu borçlar biz sıradan
fanilerin bilemeyeceği, anlayamayacağı sebeplerden ötürü abartılmaktadır ya da
gerçektirler ve kapalı kapılar ardında sürdürülen pazarlıklarla ödeme
planlarına bağlanmaktadırlar. Ya da ne bileyim isimlerinin açıklanmasını istemeyen
bazı hayır sahipleri kesenin ağzını açmaktadırlar. Bilemeyiz.
Trabzonspor’da da bir önceki yönetimin halihazırdaki
yönetime 50 milyon dolar civarında borç bıraktığı söylendi, yazıldı çizildi.
Sahi, ne oldu o borç? O borç yüzünden yönetime aday olmaya kimsenin kolay kolay yanaşamadığı söyleniyordu kongre öncesinde. Mevcut
yönetim transferde bu kadar “rahat” davrandığına göre ya bir
şekilde hallettiler ve problem olmaktan çıkardılar ya da benim gibi sıradan bir
taraftar gözüyle bakıp “Nasılsa kimsenin battığı mattığı yok. Borç ha
50 milyon ha 70-80, ne fark eder? Bırakıp giderken hesap da sormuyorlar.
Öyleyse dayan gitsin” dediler.
Kara mizah sınırında dolaştığımın, ara sıra da sınırı ihlal ettiğimin
farkındayım ama bizim memlekette kara mizahla çıplak gerçek çok sık birbirinin
içine giriyor, birbiriyle yer değiştiriyor, bazen hepten tek parça oluyorlar.
Mehmet Demirkol, birkaç ay önce yazdığı bir yazıda
Trabzonspor’un tribünden zarar ediyor ve Şampiyonlar Ligi gibi pastalardan pay
alamıyor oluşuna rağmen 30 milyon YTL. civarında bir
bütçeye sahip olduğunu (yani ölüsünün 30 milyon YTL ettiğini) ifade edip bunun
Avrupa sathında adı ezberimizde olan bir dolu kulüple kafa kafaya bir bütçe
anlamına geldiğini vurguladı.
Doğrusu bunu okuduğumda bir parça şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Biz özelde
Trabzon şehrinin ekonomisinin içler acısı haline ağlamaya, genelde Türk
futbolunun bütçesinin Avrupa takımlarına nisbetle ne
kadar zavallı kaldığının geyiğini yapmaya bayılırız. Galiba bize pek konforlu
gelir bu psikoloji. Bunları düzeltmeye çalışmak çok daha çetindir elbet,
düzeltmeyi bırakın düşünmesi bile kolay değildir. Şu ahval ve şeraitte kombine
hücumunu açıklamaya çalışmayı da aklımızdan geçirmiyoruz.
Uzatmayalım. Aralık 2000 kongresinde şok bir müdahaleyle başlanan “paralı başkan”
hastalığının tedavisi, nekahet dönemi devam ederken “hasta iyileşti”
zannıyla yarım bırakılınca hastalık ağırca bir şekilde nüksetmiş ve onca
zahmetle sürdürülen tedavi süreci boşa gitmişti.
“Parasız
başkan”ın yaptıkları ortada, yapacakları görünmektedir. “Bu
işler” elbet beş parasız olmamaktadır ama iş başında paraya sahip olan değil,
parayı idare edenlerin bulunması lazım gelmektedir. Nasılsa ölümüz bile
Avrupa’nın adı sanı iyi bilinen kulüpleri kadar etmektedir.
Bünye artık yeterince bağışıklık kazanmıştır ve artık “paralı başkan”
hastalığı ebediyen nüksetmemek üzere tarihin karanlık sayfaları arasına
gönderilmiştir, gönderilmiş olmalıdır.